Abdullah Çağrı ELGÜN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Abdullah Çağrı ELGÜN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2016 Pazar

"DÜNYA PARMAĞIMLA SIRALANMALI", Abdullah Çağrı ELGÜN

DÜNYA PARMAĞIMLA SIRALANMALI

Hey yiğitler, bugün bir savaş ola!
Seyredenler, gördüğünden zevk ala!
Gafiller bu işe, şaşırıp kala!
Ter boşanıp beden haralanmalı!..


Savaş değil, burda zelzele ola!
Her yanı, bir çığlık velvele ala!
Yer yarılıp, düşman içine dala!
Yiğit kim, dönek kim, aralanmalı!..


Yürekleri, cenk ateşi sarmalı,
Kurşun, çelik yelekleri yarmalı.
Yiğit, en ön safta düşman kırmalı,
Er göğsünde gülle, sıralanmalı!..


Bire bu meydanda bin tufan ola!
Gömleğimiz al kanlar ile dola!
Analar, bacılar saçını yola!
Her yanımız, yara berelenmeli!..


Yiğit, doğan olup, inip varmalı!
Düşmanı velvele, korku sarmalı!
Vurunca pençeyi, göğsü yarmalı!
Düşman, başı dönüp, saralanmalı!..


Bir şahin misâli, kuzgun leşine,
Nice kelleleri alıp, döşüne,
Bir kasırga, tufan; salıp, peşine,
Bir sağa bir sola turalanmalı!..


En kavi sanılan, yere dalmalı.
Kimisin enseden, tutup almalı.
Kimisin, yerden yere çalmalı.
Kimi, dere, bayır körelenmeli!..

Kim, düşmandan böyle günde kaçarsa!
Er içine, korku salıp saçarsa!
Teslim için, beyaz bayrak açarsa!
Korkak, lime lime paralanmalı!..


Böyle savaş, nâmertlere zây ola!
Yiğidin merdine kısrak, tay ola!
Savaş bize, düğün ola, toy ola!
Meydan, sesimizle naralanmalı!..

Şimşekten bir Türk’üm, ateş akarım!
Yıldırımım, kasırgayım, yakarım!
Çağrı’yım ben, bendlerimi yıkarım!
Dünya parmağımla sıralanmalı!...
          25 Ekim 2008, KAYSERİ

"TÜRK’LE OYUN OYNANMAZ ", Abdullah Çağrı ELGÜN

TÜRK’LE OYUN OYNANMAZ      
                        
Sardı savaş benliğim, barışı ne bilecek?
Gönüller huzuradır, gülmeyen yüz, gülecek.
Sana göz koyanları dağlarından silecek.

Türk’le oyun oynanmaz; bildir şimdi Türkiye!
Kaldır balyoz yumruğun, indir şimdi Türkiye!..





Gönüllüyüm dağında askerlik yapacağım.
Sarp kayadan kayaya atlayıp sapacağım.
Terörist denenleri, pençemle kapacağım.

Türk’le oyun oynanmaz; bildir şimdi Türkiye
Soysuzlara haddini, bildir şimdi Türkiye


         Biliyoruz, pusuda çok devletler yatıyor.
Onların uzantısı dağlarda fink atıyor.
Siyaseten bazısı, haritalar satıyor.

Türk’le oyun oynanmaz bildir şimdi Türkiye’m!
O densize kimliğin, bildir şimdi Türkiye’m!..






Sana düşmanlık eden, haritana, göz diken,
Burda sana yan bakan, toprağına göz diken,
Yüreğime batmakta, söylenende söz, diken,

Türk’le oyun oynanmaz; bildir şimdi Türkiye!
Eşkiyanın havasın indir şimdi Türkiye!..



Şehitlerin Cennet'e yolculu olmakta her gün.
Anaların gözyaşı,  göle dönmekte her gün.
Kardeş kardeşi vurdu, günah olmakta her gün.

Türk’le oyun oynanmaz; bildir şimdi Türkiye!
Anaların gözyaşın, dindir şimdi Türkiye!..





Cûdi, Kabar, Şemdinli, Hakkari, Yüksekova! 

Kandil Dağları olsun, isterim bana yuva! 

Parçalarım terörist, gözünü oya oya!

Türk’le oyun oynanmaz; bildir şimdi Türkiye!
Teröristi dağlardan, indir şimdi Türkiye!..
 

Sarp kayalar evimdir, bahçesinde gezerim!
Karlı dağlar mekanım, orda mezar kazarım!
Halkıma dokunanın derisini yüzerim!..

Türk’le oyun oynanmaz; bildir şimdi Türkiye!
Halkımın sızısını, dindir şimdi Türkiye!..

Bu vatana bin defa, kurban bir Türk olmaktır!
Ay yıldızlı bayrağı taşıyan Türk olmaktır! 
Öğüncüm Türk doğmaktır, Türk oğlu Türk olmaktır!

Türk’le oyun oynanmaz; bildir şimdi Türkiye
Türk’ün balyoz yumruğun, indir şimdi Türkiye
20 Ekim2008, KAYSERi

"NAVRUZ BÖYLE KUTLANIR", Abdullah Çağrı ELGÜN

NAVRUZ BÖYLE KUTLANIR

Cirit oyununda değnek katlayıp,
Atı tımar edip, ağzın tatlayıp,
Al, doru tay, ak kısrağa atlayıp,
Öbek öbek, çadırlarda yurtlanır.
İşte bizde Navruz, böyle kutlanır.





Körüklerle Demir Dağ’ı yakarız,
Navruz ateşini seyre çıkarız,
Nehir nehir, ırmak ırmak akarız, 
Vadilerde öbek öbek yurtlanır.
İşte bizde Navruz, böyle kutlanır.


Kazan kazan et kaynatıp aş ile,
Sofra sofra keklik, kımız, kuş ile,
Seğmen, Efe, Kılıç Kalkan, baş ile,
Halay kurup, horan tepip, atlanır.  
İşte bizde Navruz, böyle kutlanır.

Kar kütüğü, Navruz gülü, bahardır.
Yirmi bir mart kışı, büyülü yârdır.
Bundan gayrı mevsim sonu bahardır.
Atlar tımar olur, kuzu etlenir.
İşte bizde Navruz, böyle kutlanır.


Doksan dokuz davul, zurna vurulur, 
Toy toylanır, sığır, şölen kurulur,
El ele, kol kola, oyna durulur, 
Çimenden çimene koşup atlanır.
İşte bizde Navruz, böyle kutlanır.

Şiir diyen, kopuz çalıp gelen var.
Zurna ile yeri, göğü delen var,
El şaklatıp türkü deyip gülen var,
Kılıç Kalkan hop hop sekip atlanır.
İşte bizde Navruz, böyle kutlanır.


Kopuzumuz telleriyle çığırır
Ozanlar seslenir, öter, bağırır
Davul zurna konukları çağırır.
Oyun içre, sağa sola zıplanır
İşte bizde Navruz, böyle kutlanır.


Ağaçlar, çiçekte, güller çiçekte,
Bahar gelir neşe olur böçekte,
Kar altından çıkan Navruz çiçekte,
Yüz bin çifte körük kurup katlanır.
İşte bizde Navruz, böyle kutlanır.

Navruz, ateşinde bir bir el tutup,
Paltoyu çıkartıp, çeketi atıp,
Halay çekip çimenlikte az yatıp,
Neşe dolup, kahkahayla hoplanır.
İşte bizde Navruz, böyle kutlanır.
 
Kısrak sütü, ak kımızın gölünden,
Al doru kısrakla, yılkı dölünden,
Sarıgöl, Siyenpi Hazar gölünden,
Kor, alev üstünden uçup, atlanır
İşte bizde Navruz, böyle kutlanır.
                                        Ankara, 21 Mart 2010

"NAVRUZ", Abdullah Çağrı ELGÜN


NAVRUZ 
Navruz: Sabah ezanıyla, azık terkleyip,
Navruz: Çadırlarda, konuk bekleyip,
Navruz: Katarlara, sıylık yükleyip,
Yufkaları, büküp büküp atmaktır.
Aş yenende, lokma lokma yutmaktır.   



       Navruz: Düzde, öbek öbek dizilip,
         Navruz: Çimde, kuğu gibi süzülüp,           Navruz: Günde, halı kilim yazılıp,
        Kımız içip, aşla, damağ tadmaktır.
         Az doyanda çıkıp, peydah atmaktır.



Navruz: Kazan kazan, etler kaynatıp,
Navruz: Ak Tulpar’ı, çimde oynatıp,
Navruz: Ciritlerde, değneği atıp,
Hasma yakın varıp, pekçe vurmaktır.
Yarışlarda, baş sırada durmaktır.



Navruz: Tanrı Dağ’ı, Kaf Dağları’ndan,
Navruz: Bilge Bozkurt ilk çağlarından,
Navruz: DemirKayalıklar,Ergenekon’dan,
Körüklerle, dağ eritip aşmaktır.
Otağ kurup, şor söyleyip taşmaktır.


Navruz: Hazar, Aral, Tanrı Dağları,
Navruz: Kızıl, Kara, Ak Otağları,
Navruz: Ergenekon denen dağları, 
Delip geçip, rüyalarda akmaktır.
Örs, çekiçle demir dövüp bakmaktır.













          Navruz: Hazar, Baykal, Aral Denizi,
          Navruz: Bozkurtlar’ın sürdüğü izi,
          Navruz: Balçık, Ege, Kara, Denizi, 
         At üstünde, ordularla geçmektir.
          Orhun, İdil, Selenga’dan içmektir.
                           Kayseri, 19 Mart 2007











"VUR DAVULCU", Abdullah Çağrı ELGÜN

VUR DAVULCU        
        
Bugün hava bir başka; gönüllerdeki neşe.
Sıraya geç gardaşım, el tutup, törece dur!
                  
Oyun ağır ağırdan, âhenkle halayı kur!
Sen de durma davulcu, tokmağı davula vur!               

Sivas Ağırlama'dan gidip, Antep'e doğru,
Zeybek, halay, horan, bar deme; gardaş, hele vur!..
 
Marmara’da Bengi var; Eğe’de Karşılama,
Anadolu Halay’ı, Semah Türk’e güle vur!..

Karadeniz’de Horon, Trakya’da Hora var!
Doğu’nun Bar’ı, ile Ege Zeybeği’ne vur!..

Teke Zortlamasıy’la Kaşık ve Karşılama,
Atamız’ın oyunu, durma Atabar’a vur!..

Kız oğlanlar el ele, halkım omuz omuza,           
Vur ki açsın gönüller; gönül neşe bula vur!       
        
Zurnam ötsün semada, bıraksın bir hoş seda,
Çomakçının sesine, her yer sarhoş, ola vur!                

Çıksın halaycı başı, ayrılsın ekibinden,    
Oynasın göğüs, kalça; yürek coşup kala vur!

Ekip başları, tor tay; hop oturup hop kalksın,
Dönsün eller havada; şahlanan taylara vur!

Alnında düğümlenip, sırtından boşansın ter.
Zurnayınan coşarak, şu boşanan sele vur!..



Pantolonun, gömleğin, savrulsun sağa sola,
Oynayanın gülenin cılkı çıksın, hele vur!           

Vur, hele vur davulcu; pilav pişip dola vur!..
Sekip varsam oyuna, gör, şaşırıp kala vur!..        
Dokuz Oğuz, Çepikli, Kayseri'min Bızdığı,
Aksederek zurnadan, gönüllere dola vur!..                  

Kırılsın diz, dönsün baş, gel gel etsin, gözle kaş.
Vur davulcu, sesimiz yedi düvel, duya vur!..
                           
Al yanaklı Türkmen'in, delikanlı bıyığı,            
Buram buram terleye; kıvrılıp, burula vur!..    




Burda kardeşlik ola; barış, mutluluk ola.          
Dost ve düşman gururu, bu toyda kırıla vur!..  
                  
Kinimiz, dertlerimiz, intikam ve hırsımız,
Toprak ile karışıp, toz ola savrula vur!..           

Muhammed'in diniyle, şu âleme bir nizam,        
Bir başbuğun diliyle, tez elden yetişe vur!
      
Ezanlar ses verdikçe, evrenin boşluğunda,
"Allah!" diyen gönüller, secdelere gele vur!                 

Ayağını yere vur, inlesin yer ve göğün,             
Dağlar, taşlar düşmanın başına yıkıla vur!..                         

Ne mutlu ki Türk doğduk, elbet öleceğiz Türk!
Türk'ün yüce dileği, gerçeğe erişe vur!..            

Vur İsmail, Hayrullah, inlesin, dağ ve taşlar,    
Vur şehitler aşkına, Allah'ın aşkına vur!..                                                       
                                          Kayseri,1.9.1998




"DÜĞÜN VAR", Abdullah Çağrı ELGÜN

DÜĞÜN VAR, 

Düğün var hey, düğün var hey, düğün var!..
Bugün yine, bu meydanda düğün var!
Öğle üzre, çimen çimen sofrada;
Ayran, pilav, yufka ekmek, öğün var!
Yudum yudum, esrük olup coşmaya;
Saf kısraktan, kımız dolu güğüm var!




Düğün var hey, düğün var hey, düğün var!...
El şaklatıp, tek tek sekip, döğün var!
Delikanlım, kızlar ile kol kola;
Şu toprağa, ayak uçla değin var!
Kah oturup kah kalkarak çimende;
Konuklara "Hoşgeldin!"e, yeğin var!
 
Alnından boşansın; şıpır şıpır ter.
Bire oğul, kız amanın, neyin var?!.
Oynamazsan, Vallah, sevdiğin ölür!..
Yalvaracak, yakaracak göğün var!
Düğün var hey, düğün var hey, düğün var!..
Açık alın, ak yüz ile, öğün var!..

Fatma kız, söyle bana; nedir bu sendeki hal?
Gülmezsin, oynamazsın, ne kötüce huyun var!
Biz, çirkini söyletir, güzeli oynatırız.
Sanmıyorum; töreyi çiğneyecek soyun var!
Daha niye durursun; o, "ver gitsin çağı"nda,*?..
Yedi düvel duyacak, içinde "Hey! Hey!"in var!..

Ağıda giden ağlar; düğüne gelen oynar.
Kahkaha tufanında çıldıracak "Ey!." in var!..
Gel; açtırma kutuyu, söyletmeyin kötüyü;
Kaç gönlü tutuşturan, selvilerce boyun var!
Oyna şehirlim, köylüm yedisinden yetmişe,
Otağ kurup çimende, düğün yapan beyin var!..
Neyin var hey, neyin var; eller gülüp oynarken?!.
Bırak gamı, kederi; düğün dernek toyun var!
Bir günlük padişahlık, sultanlık, beylik senin;
Gül, oyna; sevap kazan; söyle başka neyin var?
 
Soyun hele; kisbet giy; gömlek çıkart; soyun var!
Peydah vurup, el şaklat; peşrev çekip öğün var!
Şimdi artık gülmenin, eğlenmenin zamanı,
Kırk günlük kırk gecelik; dile destan düğün var!

Davul, güm güm vurarak; zurna, göğü yararken,    
Kaya gibi yerlere, çakılacak neyin var?
Yoktur gönlün gocası; ne yaşlanır ne solar;
Diz vur yere "Haydah!.." de; daha nice oyun var!..                                                                                                     Kayseri, 11 Mart  1998


















        

          *Ver Gitsin Çağı" Sözünün Hikâyesi:

         Değerli Ağabeyim, Kayseri Lisesi öğrencilik yıllarımda da  Lisede  VELîM  olan sayın Muzaffer TOK'a, Ankara'dan Av. Himmet KAYHAN'dan getirdiğim bir mektubu vermek üzere sayın Mustafa ÖZTÜRK ile gittiğimizde Anadolu köylerinden birinde yaşanan bir, kıssadan hisse  anlatmaıştı. "O Ver Gitsin Çağı" bu kıssadan hisseye aittir:
         "Adettendir, Anadolu'da kızlar evlenince baba ocağına, bir çocuk yapmadan, ziyarete gidemezlerdi. Neyse efendim, uzatmayalım. Bir kız, yakın köylerden bir delikanlı ile evlenir. Aradan bir yıl geçer. Kızın bir çocuğu da olur; ancak bu arada gelinin kocası da askere gitmiştir.
         Kızcağız hasretten duramaz, "anam, babam" der durur; rüyalarına girer, geceleri sayıklar. Böyle olunca kız, durumu kaynanasına açar:
         "Ana, bu hasretlik canıma yetti. Ne edeceksen et, beni baba ocağıma gönder." der.
         Bir ana, bir kız, düşünürler. Köyde gelinin yanına katıp da gönderebilecekleri kimse yoktur. Aradan epey bir zaman daha geçer. Gelin konuyu yine açar. Ana yüreği  bu; dayanamaz.. Kaynana:
         "Kızım bilirim hasretliğin neme nem bir sancı olduğunu. Sen gitmeye gideceksin. Bunu aklına koydun!" der.
         Eşeği yüklerler, kucağına çocuğu alır. Kaynana der ki: "Kızım, yol çalısız; el delisiz olmaz. Madem gidiyorsun şu öğütlerimi de aklından çıkarma:
         “Eğer, bizim köyün, ipsiz sapsız gençleri, sana sataşacak olurlarsa, eline büyükçe bir taş al, şunu yüzüne vurursam görürsünüz dersen, onlar korkarlar. Gençler için yüz güzelliği çok önemlidir. Çekip giderler hiççç korkma!..
         Yok eğer, yaşını başına almış kırkın biraz üzerindekiler ilişirlerse onlara da: “Sizi Muhtar Emmime söylerim de... Onlar da adlarının kötüye çıkmasında, orada burada dedikodularının yapılmasından korkarlar.  Onlardan da korkma! Var yoluna devam et.
         Ancaaaak, saçları iyice beyazlaşmış yaşını başını almışlar var ya işte kızım onlar deneyimlidir. Onlardan kurtulamazsın. Onlardan da sır çıkmaz. N’olacak ONA DA VER GİTSİN... VER GİTSİN !..” demiş.
         Gelin de baba ocağının yolunu tutmuş. İşte arkadaş, şimdi bizler de   VER GİTSİN ÇAĞIndayız. Bu gam keder neye ola ki... diye espiriler yaptı.
         Bu şiirde  geçen "VER GİTSİN ÇAĞI" bu kıssadan hisseyi anlatmaktadır.